|
İlk Çağ
Medeniyetlerinin Kapadokya'da Bıraktığı İzler
Nehir kenarlarına yakın vadiler, ilk çağlardan beri insanların
yaşamı için gerekli koşulları sağlamıştır. Su yataklarının varlığı,
jeolojik yapının barınma ve korunmaya elverişli olması Kapadokya'yı
ilk çağlarda da çekici kılmıştır. Özellikle doğanın insanoğlunun
keşfedemediği sırlarla dolu olduğu ilk çağ medeniyetlerinde, din
yaşamın neredeyse tümünü kapsamaktadır.
Yerleşik hayata geçişten itibaren Kapadokya'da karşımıza çıkan ilk
büyük medeniyet, Hititlere aittir. Hititler, bu yerli toplumlardan
ve kendilerinden önceki ilk Anadolu medeniyeti olan Sümer
inançlarından büyük ölçüde etkilenmiştir. Yapılan kazılarda Hitit
uygarlığında dinsel alet ve vesikalar çokluğu, dinin bu uygarlığın
yaşamında ne kadar önemli olduğunu gösterir. Toplumsal hayatta, kral
aynı zamanda baş rahiptir. Çok tanrılı inançlara özgü doğada
bilinemeyene karşı tapınma, Hitit tanrılarının isimlerinden de
anlaşılmaktadır. Hititlerin en önemli tanrısı Kupapa adı verilen
bolluk ve bereket tanrısıdır. Tanrılarının karı, koca ve çocukları
vardır. Hititler, dönemin Mısır uygarlığı ile yakın bir ilişki
içinde olmalarına rağmen Mısır tanrılarını benimsememişlerdir.
Hititlerde yönetim, biri baş kral, diğerleri bölge kralları olmak
üzere konfederasyona benzer bir sisteme dayanmaktadır. Bölge
krallıklarından biri olan ve Hititlerin yıkılışından sonra
Kapadokya'da bir süre devam eden Hitit-Tabal krallığı at
yetiştiriciliği ile şöhret kazanmıştır. Taballar, bölgede at
yetiştiriciliği ile ciddi biçimde ilgilenen ilk topluluktur. At
yetiştiriciliği için çağırılan uzmanların bu konuda yazılı belgeleri
mevcuttur. Kapadokya adı da, "güzel atlar ülkesi" anlamına gelen
Katpatuta'dan gelmektedir.
Hitit medeniyetinde gerek bireysel gerekse kurumlar arası ilişkiler
mukavelelerle bağlanmıştır. Evlilik de mukaveleyle kurulmaktadır.
Kardeşlerle ve baba tarafından yakın akrabalarla evlilik, ölümle
cezalandırılan bir suçtur. Saltanat geleneği bulunmaktadır ancak,
tahta çıkmak için en büyük erkek evlat olma şartı aranmamıştır.
Hititlerden sonra bölgede hakim olan Frigler, ziraat ve sanatla
meşgul barışçı bir topluluktur. Dinde ve sanatta önce Hititlerin
sonra Yunanlı medeniyetlerin etkisi altında kalmışlardır. En büyük
tanrıçaları Kibele'dir. Tanrılarından biri de merasimler eşliğinde
tapılan şarap tanrısı Dionyos'tur.
Frig inancının bir başka özelliği mezarlarının tümülüs adı verilen
küçük tepecikler şeklinde olup, mezarın başına hediyeler konmasıdır
ki, bu ölümden sonra da hayatın devam ettiğine inandıklarını
gösterir. Homeros tarihinde, Frigler'in hayvan sürülerinin
çokluğundan, atlarının çeviklik ve süratinden, bağlarının veriminden
övgüyle söz edilir.
Kapadokya'ya bir süre egemen olan Lidyalılar, sahil kesimlerinde
Yunan tanrılarından etkilenmiş olmalarına rağmen, Kapadokya
bölgesinde yerli dini kültürün etkisi altında kalmışlardır.
Medler ve Persler'le birlikte, Kapadokya'da ateş kültünü merkez alan
bir inanç sistemi egemen olmaya başlamıştır. Medler'in Mecusilik
inancına, Persler'in de Zerdüştlük inancına bağlı olduğu söylenir.
Aya, güneşe ve yıldızlara tapınışlardır. Ateş kültüne dayanan bu
inanç sistemleri iyi-kötü düalizmi üzerine kuruludur. Ateşin
simgeleri olan ay, güneş, yıldızlar iyiliğin kaynağı olduğu için
kutsaldır.
Pers kültüründe tanrı heykeli, tapınak, sunak gibi şeyler yoktur.
Güneşe, aya, toprağa, ateşe, suya ve rüzgara adadıkları kurbanları
dağ başlarında keserler. Zeus dedikleri tanrısal gök kubbedir.
Kapadokya, bu bakımdan Persler için ideal bir mekandır. Özellikle
Erciyes Dağı, Pers inançları için ideal bir manzara oluşturmuştur.
Persler'in dininde tapınak denebilecek yapılar olmamakla birlikte,
kutsal alanlar vardır. Kutsal alanlar, çok sayıda ateşgede
tekkelerine bağlı bulunmaktadır.83 Ateşgedeler, kutsal alan
dahilinde yüksek bir yerde, içinde sürekli ateş yanan, kül ile kaplı
bir taş kovuktan oluşmaktadır. Ateşgedelerde yanan ateş, her gün
Atarvan denilen din adamları tarafından içki veya hayvanlardan
müteşekkil kurbanlar sunularak, dua edilerek tazelenir. Kurban
takdiminde tahtadan bir balyoz (billot) kullanılmaktadır. Demir
kullanımı şiddetle yasaklanmıştır. Persler'in kutsal alanlarından en
önemlisi Zela (Zile)dır. Ateşe tapma inancı Kapadokya'da yaşayan
farklı kültürler tarafından da zamanla kabul görmüş, M.Ö.V. yüzyılda
Kapadokya'da mug ayinleri çok yayılmıştır.
Bölgede Persler'in din dışındaki etkileri isimlerde kendini
gösterir. Satraplıklara Pers adları verilmiştir.
Burada, geleneklerin, dinin, dilin şehirlerde yeniliklere açık
olduğunu, ancak aynı etkinin köylerde görülmediğini belirtmek
gereklidir. Yukarıda anlatılan farklı medeniyetler, farklı
kültürlerin etkisi -ki bunlar Yunan ve İran orijinli kültürlerdir-
şehirlerle sınırlı kalmış, köylerde büyük değişiklikler
yaşanmamıştır. Köylerin Roma ve Bizans zamanında bile eski dillerini
konuştukları bilinmektedir. Köy ve şehir kültüründeki farklılık,
Selçuklular zamanında da görülmektedir. Bu devirde de köylerde ve
şehirde yaşayan halk Türk olduğu halde resmi devlet dili Farsça'dır.
Türk Selçuklu sultanları Keyhusrev, Keykavus, Keykubat gibi Farsça
isimler ve Rükneddin, Alaaddin gibi Arapça unvanlar almışlardır.
Halbuki, bu zamanlarda da Anadolu köylerinde Türk dili konuşulmakta,
Türk kültürü hakimiyetini korumaktadır.
Kapadokya'nın jeolojik özellikleri, tarih öncesi dönem uygarlıkları
için çekicidir. Temel ihtiyaç maddesi olan su yataklarına sahip
olmasının yanı sıra, Kapadokya herhangi bir alete ihtiyaç duymadan
şekillendirilebilecek kayalıkları ile bölgede yaşayan insanların
barınma ve korunma ihtiyaçlarını karşılamıştır. İlk Çağ
medeniyetlerinden kalan izler arasında arkeolojik kazılar sonucu
değerli eserlerin bulunduğu höyüklerin önemli bir yeri vardır.
Dünyada bir benzerine rastlanmayan yeraltı şehirlerinin hangi
dönemde yapıldığı bilinmemekte, ancak Hıristiyanlığın yayılışından
daha önceki dönemlere ait oldukları anlaşılmaktadır. Bazı yeraltı
şehirlerinde Hitit ve Frig uygarlıklarına ait kutsal simgelere
rastlanmıştır. Bu nedenle, çalışmada yeraltı şehirleri, İlk Çağ
medeniyetlerinden bu güne kalmış eserler olarak ele alınmaktadır.
Kapadokya'da ilk medeniyetlere ait diğer önemli izler tümülüsler,
yazıtlar ve Kapadokya Tabletleri'dir.
Höyükler
Alacahöyük:
Alacahöyük kazıları (1935-45) Anadolu'nun Bakır Çağı'nda ne kadar
büyük bir sanat ve tekniğe ulaştığını gösterir. Burada gün ışığına
çıkarılan eserlerin incelikle işlenmiş olması bunların iptidai
değil, gelişmiş bir medeniyetin ürünü olduklarını göstermektedir.
M.Ö. 2400'lere ait üzeri işlenmiş ve boyanmış Kapadokya keramikleri
burada ortaya çıkarılmıştır. Günaltay, Kapadokya keramiğinin
yolculuğundan hareketle bölgenin ilk halkı olan Hatti, Luvi ve
Naşşilerin tek bir kökenden gelmiş olduklarını ileri sürer.
Suluca Karahöyük:
Hacıbektaş ilçesindeki Suluca Karahöyük'te 1967 yılında başlatılan
arkeolojik kazılar sonucu, Helenistik, Roma, Frig, Hitit ve Bronz
çağlarına ait katmanlar tespit edilmiştir. Burada bulunan eserler
arasında keramikler çoğunluktadır. Çıkarılan çok sayıda eser,
Nevşehir Arkeoloji ve Etnografya Müzesi'nde sergilenmektedir.
Acemhöyük:
Kapadokya ile sınır komşusu olan Aksaray'ın 18 km. kuzey batısındaki
Acemhöyük kazılarında M.Ö. VII. yüzyıl sonu ile M.S. IV. yüzyıl
arasında farklı medeniyetlere ait çok sayıda yerleşim katı ortaya
çıkarılmıştır. Acemhöyük kazılarında ulaşılan izlerden bazıları
şunlardır: Bizans Dönemi'ne ait yapılar, Helen-Roma Dönemi'ne ait
bir yerleşim birimi ve kültür katı; M.Ö. 500-600 arasına tarihlenen
geometrik motifli parlak seramiklerin bulunduğu katlar, Hitit ve
Bronz çağına ait sur kalıntıları.
Topaktı Höyük:
Avanos ilçesinin sınırları içindeki Topaklıhöyük'te İlk Bronz
Çağ'dan Bizans Dönemi'ne uzanan 24 mimari kat ortaya çıkarılmıştır.
Çatalhöyük:
Dünyanın en eski peyzaj resmi burada bulunmuştur. Bu, Kapadokya'ya
hayat veren dağlardan birinin, Hasan Dağı'nın patlayışını tasvir
eden bir fresktir. Bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde bulunan
resmin M.Ö. 5700'lere ait olduğu saptanmıştır.87 Hasan Dağı'nın o
dönemde hala aktif bir volkan olduğu anlaşılmaktadır.
Ayrıca, arkeolojik çalışmalar sonucunda Ürgüp ilçesinin sınırları
içindeki Damsa Çayı yakınındaki Avla Tepesi'nde paleolitik ve
neolitik döneme ait eserler bulunmuştur. Ürgüp civarında daha geç
dönemlere ait en önemli kalıntılar ise Roma Dönemi'ne ait kaya
mezarlardır.
Ankara İngiliz Arkeolojisi Enstitüsü'nün 1964-1966 yılları arasında
yaptığı pre-historik araştırmalar sonucu, Kapadokya yöresinde
Neolitik Dönem'den başlayan bir çok yerleşme saptanmıştır. İğdeli
Çeşme, Acıgöl, Tatların bölgelerindeki yerleşimler bunlardan
bazılarıdır. Nevşehir Müze Müdürlüğü'nün Kurugöl'de yapmış olduğu
kazılar sonucunda İ.Ö. II. yüzyıla ait taştan lahitler ve ölü
küpleri içerisinde Arkaik döneme ait aksesuarlara ulaşılmıştır.
Yeraltı Şehirleri
Dünyada başka bir örneği bulunmayan yeraltı şehirleri, mükemmel bir
tekniğin ürünüdür. Havalandırma sistemleri, hava dolaşımı
tünelleriyle, emniyet ve güvenlik sistemleriyle, giriş ve çıkışlarda
ilginç teknikleriyle, zemindeki kuyularıyla ve çöp toplama
mekanizmalarıyla bugün bile ziyaretçileri şaşırtmaktadır.
Kayadan oyulmuş mekanlar, özellikle yeraltı şehirleri Kapadokya'nın
en önemli kültürel zenginliğidir. Bu yerleşimler, ilk çağlarda
depremi ve yangını bol olan; kışı soğuk, yazı sıcak geçen; ağaçsız,
ormansız bir coğrafyada insanın doğanın imkan ve sınırlılıklarını
değerlendirişinin en iyi örneğidir.
Yeraltı şehirlerinin ilk defa ne zaman inşa edildiği
bilinmemektedir. Bazı araştırmalar, yeraltı şehirlerinin kullanım
bakımından, özellikle ilk katlarda mekana giriş çıkışların neolitik
devrin ev tipine benzer biçimde damdan sağlandığına dikkati
çekmektedir. Ayrıca, Derinkuyu yeraltı şehrinde Hititler'e ait
kartal heykeline, Mazı yeraltı şehrinin girişinde Frigler'e ait kare
mekanlı bir tapmak ve Kibele'nin kutsal işaretlerine rastlanmıştır.
Buradan hareketle yeraltı şehirlerinin bölgenin en eski
yerleşimlerinden olduğu söylenebilir. Diğer taraftan yer altı
şehirlerinin tehlike anında sığınma amacıyla mı kullanıldığı,
sürekli yaşanan mekanlar mı olduğu kesin olarak bilinmemektedir.
Bölgede yaşayan her uygarlık tarafından kullanılmış olması, yeni
mekanlar eklenerek genişletilmesi gibi nedenlerle bu şehirleri
tarihlendirmek imkansızdır. Genellikle ilk kat yerleşimlerin, en
eski yerleşimler olduğu düşünülmektedir.
Derinkuyu Yeraltı Şehri:
Yaklaşık 100.000 kişilik bir topluluğun barınma, yeme, içme, ibadet,
savunma ihtiyacını karşılayabilecek düzeydedir. Şarap üretimi
yapılabilen, içinde su kuyusu ve ahırlar bulunan yeraltı şehrinin
18-20 kat olduğu bilinmektedir. Bu katlardan sadece sekizi
temizlenerek ziyarete açılmıştır. Yaklaşık 52 havalandırma bacasına
sahip bu yeraltı şehrinin duvarlarında tarihlendirmeye yardım edecek
herhangi bir işaret yoktur.
Kaymaklı Yeraltı Şehri:
Nevşehir'in 20 km. güneyinde Kaymaklı kasabasındadır. Sekiz katlı
şehrin ilk katı Hititler tarafından yapılmış, diğer katları ise
Arap-Pers saldırıları sırasında Romalılar ve Bizanslılar tarafından
genişletilmiştir. İki km.den fazla bir alana yayılan bu yeraltı
şehrinin 4 katı temizlenmiş ve aydınlatılmış durumdadır. Derinkuyu
yeraltı şehrinde olduğu gibi, oyulan tüflerden saldırı anında
kapıları içeriden kapatabilecek sürgü taşları imal edilmiştir.
Mazı Yeraltı Şehri:
Kaymaklı yeraltı şehrine 10 km. uzaklıkta, Mazı Köyü'nde
bulunmaktadır. Mazı yeraltı şehri, derin bir vadide yer alan köyün
batı sırtına kurulmuştur. Değişik yerlerinden dört giriş tespit
edilmiştir. Asıl giriş düzensiz taşlardan örülmüş koridorla
sağlanmaktadır. Yeraltı şehrinin girişinde yer alan mekan ahırdır.
Geniş alana yayılan ahırlar, diğerlerinden farksız olmakla birlikte,
ahırlardan birinin içinde hayvanların su içmesi için oyulmuş olan
yalak, Mazı yeraltı şehrini diğerlerinden ayıran bir özelliktir.
Şehrin genel özelliği alt kat mekan bağlantılarının kısa pasajlarla,
üst kat mekan bağlantılarının ise uzun dar pasajlarla sağlanmasıdır.
Bu pasajların çoğu kapandığı için yeraltı şehrinin ne kadar geniş
bir alana yayıldığı bilinmemektedir.
Özkonak Yeraltı Şehri:
Özkonak Kasabası'nda bulunan yeraltı şehri apartman düzenindedir.
Mekanlar tünellerle birbirine bağlanmıştır. Bugün mekanların tümü
temizlenmiş durumda değildir. Dışarıda şekillendirilerek içeri
taşınmış olan sürgü taşlarındaki savunma sistemi gelişmiş bir
düşüncenin ürünüdür.
Tatlarin Yeraltı Şehri:
Acıgöl ilçesine 10 km. uzaklıkta, Kale olarak adlandırılan yamaçta
yer almaktadır. Bugün sadece iki katı ziyarete açık olan yeraltı
şehrinde odaların ve dolapların ebatlarının oldukça büyük oluşu, çok
sayıda kilisenin varlığı buranın bir askeri garnizon ya da manastır
kompleksi olduğunu düşündürmektedir.
Özlüce (Zile) Yeraltı Şehri:
Kaymaklı Kasabası'nın 6 km. batısında eski adı Zile olan Özlüce
Köyü'ndedir. Jeolojik yapısı ve mimarisiyle diğer yeraltı
şehirlerinden farklıdır. Değişik renkte tüflerden yapılmıştır. Kat
sistemine göre yapılmamış, geniş bir alana yayılmıştır. Yer altı
şehrine girişi sağlayan taştan yapılmış mekanlar, asıl yeraltı
şehrinin oluşturan kaya oyma mekanlara göre daha yenidir.
Acıgöl Yeraltı Şehri:
Özlüce ve Mazı yeraltı şehirleri ile benzerlik gösterir. Henüz tam
olarak temizlenmemiş olan yeraltı şehrinde büyük salonlar birbirine
tünellerle bağlanmıştır. Üç girişi bulunan yerleşimin orijinal
olmayan üçüncü girişinin her iki tarafına kapı yüksekliğinde taşlar
konulmuş, yatay tek taşla da kapı desteklenmiştir.
Sivasa Gökçetoprak Yeraltı Şehri:
Gülşehir ilçe sınırları içinde, Gökçetoprak Köyü yakınındadır. Diğer
yeraltı şehirlerinden farklı bir jeolojik karaktere sahiptir. En
altta kahverengi çamur taşı, üzerinde tüf en üst katta da andezit
kaya blokları bulunmaktadır. Halen tam olarak temizlenmemiş olan
yeraltı şehrinin iki katı tespit edilebilmiştir. Düzgün olmayan
dikdörtgen mekanlar birbirine dar, uzun koridorlarla bağlanmıştır.
Yeraltı şehrinin içinde 25 metre derinlikteki su kuyusunda halen su
bulunmaktadır.
İlk Çağ Medeniyetlerine Ait Diğer Eserler
İlkçağ medeniyetlerine ait diğer eserler arasında Acıgöl-Topada
Yazıtı, Civelek Mağarası, Çeç Tümülüsü, Kapadokya Tabletleri ve kaya
mezarları sayılabilir.
Civelek Mağarası:
Gülşehir'in 4 km. doğusunda yer alan mağara bölgenin en eski
yerleşimidir. Gürlek Tepe olarak adlandırılan bir tepenin üzerinde
bulunan mağara kalkerli bir yapıya sahiptir. Mağaraya 14 metre
uzunluğunda aşağıya doğru uzanan bir galeri vasıtasıyla
inilebilmektedir. Mağarada Kalkolitik döneme ait (İ.Ö. 5000-3000)
çeşitli objeler bulunmuştur.
Çeç Tümülüsü:
Ürgüp-Avanos ve Özkonak arasında oldukça fazla sayıda bulunan
tümülüsler arasında en ünlü ve de hikayesi en belirsiz olanı Çeç
tümülüsüdür. Ne zaman, kimler tarafından yapıldığı bilinmemektedir.
Yöredeki yaygın efsaneye göre bir kralın mezarıdır. AncaK bilimsel
çalışmalar buranın bir kral mezarı olabileceği gibi, kutsal bir
mekan da olabileceğini göstermektedir. Tümülüsleriyle ünlü olan
Lidya ve Frigya medeniyetlerine ait olmadıkları anlaşılmaktadır.
Kaya Mezarları:
İlk çağ Kapadokya medeniyetlerinin bölgede bıraktığı eserlerden biri
de kaya mezarlarıdır. Mezarlar, kültürlere göre değişen farklı
stillerdedir. Mazı Köyü'ndeki mezarlar Makedonyalılar Dönemi ile
Hıristiyanlığın başlangıcı arasındaki zaman dilimine aittir. Burada
bulunan 5 mezar İ.Ö. VI. yüzyıldan itibaren görülmeye başlanan
Likya-Karia mezar stiline göre yapılmışlardır. Sofular, Ortahisar ve
Göreme'de Kapadokya Krallığı'na ait Asiatik stilde mezarlar
bulunmaktadır. Görkemli mezarlarıyla ünlü bir medeniyet olan
Romalılar Avanos ve Ürgüp çevresinde güzel mezarlar yapmışlardır.
Bunlardan en ünlüsü ve en güzeli Ürgüp'ün doğusundaki Ağzıgüzel'dir.
Roma Dönemi'ne ait normal vatandaşların mezarlarına her yerde
rastlanabilir.
Acıgöl-Topada Yazıtı:
Acıgöl yakınlarında 1934 yılında ortaya çıkarılmış bir kaya
yazıtıdır. Yazıt, Hitit hiyerografısi ile yazılmış olmakla birlikte,
yazım karakterinin daha eskiyi işaret ettiği düşünülmektedir.
Yazıtta bölgenin siyasi durumu ve liderin icraatları
anlatılmaktadır.
Kapadokya Tabletleri:
Kapadokya Bölgesi'ne Hititler döneminde Asur ticaret kolonileri
gelmeye başlamıştır. Asur medeniyetinin bıraktığı "Kapadokya
Tabletleri" diye adlandırılan çivi yazılı tabletler Anadolu'nun ilk
yazılı belgeleridir. Dönemin toplumsal ve siyasal yaşamına ışık
tutan bu tabletler aslında ticari ve ekonomik sözleşmelerdir.
Kapadokya Tabletlerinin çoğu dönemin diplomatik dili olan Akad
dilinde, bir kısmı da yerel lehçelerle yazılmıştır.
Hıristiyan Medeniyetlerin Kapadokya'da Bıraktıkları İzler
Kapadokya ilkçağ medeniyetlerinden sonra Roma ve Bizans gibi
Hıristiyan medeniyetlerin etkisi altında kalmıştır. Bu kısımda Roma
ve Bizans Uygarlıklarının Kapadokya Bölgesi'nde bıraktığı izler
incelenecektir. Bu bağlamda, önce bu medeniyetlerin kültürel yaşamı
işlenecek, sonra bu dönemden kalma kilise, manastır gibi kent
kalıntıları incelenecektir.
Persler' den sonra Kapadokya'da uzun bir süre yaşayan Romalılar,
Hıristiyanlığı kabul etmeden önce çok tanrılı bir inanca
sahiptirler. Hıristiyanlıktan önce, Romalılar'ın hemen her iş için
bir tanrısı vardır ve bu tanrılar günlük yaşamda olduğu kadar devlet
yönetimi üzerinde de son derece etkilidir. Kibele, Roma döneminin de
önemli tanrıçasıdır. Roma inancında güneş kültü hakimdir. Roma
dinine kendi tanrıları dışında birçok yabancı tanrı inanışı da
girmiş, bunların bir kısmı Roma tanrılarıyla birleştirilmiş bir
kısmına da bağımsız olarak tapınılmıştır.
Kapadokya M.S. 64 yılından sonra Roma İmparatorluğu'nun zulmünden
Anadolu'ya kaçan Hıristiyanlar için eşsiz bir sığınma merkezi olmuş,
bu durum İmparator I. Konstantin, selefi Diocletianus'un
Hıristiyanlara karşı yürüttüğü yıldırma politikasını bir kenara
bırakıp 312 yılında Hıristiyanlığı kabul etmesine kadar devam
etmiştir. Bu dönemde bölgede çok tanrılı inanç sistemi ile
Hıristiyanlık beraber yaşamış. Bununla birlikte putperest gelenek
son bulmamış, uzun süre güneş kültürüne sadık kalınmıştır. Nissalı
Gregoir'in yazdıklarına göre M.S. 370'lerde Hıristiyan dini
törenlerinde bile çok tanrılı dönemden kalan Zeus'a yönelik ibadet
şekillerinden kalıntılar vardır. Çok tanrılı dönemin dinî kavramları
uzun bir süre üstünlüklerini korumuştur.
M.S. III. yüzyılda Kapadokya Bölgesi ile Ege kıyıları arasında
(İzmir, Efes) ticaret gelişmiş, ekonomik işbirliği kurulmuştur.
Kapadokya'ya Antik Çağ'da şehirleşme ve ticaret olgularını getiren
etmen, kolayca işlenebilir toprakların azlığı ve böylece, tarımın
ana zenginlik kaynağı olamayışıdır. İlk dönemlerde, ticaret daima
toprağı bulunmayanların son umudu olmuştur. Bunun gerisindeyse,
üretici, tüketici ve asıl geçiş yollarının muhafazacısı olarak bu
sisteme katılan, ama ticaretle tamamen bütünleşmeyen kabile yapısı
üstüne kurulu, az çok özerk kırsal topluluklar bulunmaktadır.
Kapadokya'nın coğrafi yapısı insanlarda mistik düşüncenin
oluşmasında çok önemli bir etken olmuştur. İlk bakışta insana
olumsuz bir görüntü vermesine karşılık herhangi bir tehlike
karşısında sığınmak, mallan ve insanları kurtarmak gerektiğinde,
yeryüzünü terk edip kolaylıkla yeraltlarına saklanabilmek imkanı
sunduğu için, insanların bölgeye tutkuyla sarıldıklarını görüyoruz.
Belki bu aşamada Anadolu'nun Hıristiyanlaşmasında Kapadokya'nın
oynadığı rol çok önemlidir.
Özellikle Roma-Bizans döneminde tarımsal üretim ilişkilerinin
şartları değişerek daha da ağırlaşmış, feodal üretim ilişkileri
köylüyü toprağa bağımlı bir köle durumuna getirmiştir. Yönetim,
toprağı terk eden köylüler için ağır cezalar uyguladıkça, toprağını
bırakıp kaçanların sayısı artmıştır. Bu tablonun yarattığı maddi ve
manevi bunalım ortamında Kapadokya Hıristiyan rahiplerin başka bir
dünya özlemlerine cevap vermiş, buranın özel doğası dünyada kayıp
bir ülke görünümüyle ilk Hıristiyanların aradığı ütopik dünyanın
temsilcisi olmuştur.
Bölgeye yerleşen Hıristiyan topluluklar ilk aşamada çok tanrılı Roma
inançlarının gazabına uğramamak için gizli vadilere sığınmaya
başlamışlardır. Tarih boyunca düşmandan kaçan veya dünyaya küsen
insanların barınakları olarak kullanılan tüf kayalar, saklanmak ve
gözden uzak olmak için ideal yerlerdir. Bölgedeki volkanik arazinin
geniş ölçüde tarıma elverişli olmaması nedeniyle halk tarafından
yerleşme yeri olarak rağbet görmemesi ve dolayısıyla önemli yerleşme
yerlerinden uzak olması, bölgenin saklanmaya müsait yaşama yeri
olarak önem kazanmasına ve gayesi dünya kötülüklerinden uzak durmak
ve vaktini ibadetle geçirmek olan Hıristiyanların yerleşmelerine
sebep olmuştur. Avanos'ta yüksek Çavuşin Tepesi, Soğanlı Vadisi ve
Belisırma Vadisi'ndeki bazı kilise ve manastırların çok eski oluşu
bunu göstermektedir. Konstantin'in Hıristiyanlığı kabulünden sonra
Kapadokya geniş ölçüde Hıristiyanlaşmıştır.
Bu dönemde din adamları ibadet, okuma, gibi dini pratiklerin yanı
sıra el sanatları, hattâ tarımla ilgilenmişlerdir. Çünkü, rahipler
kendi yiyeceklerini sağlamak durumunda olduğu gibi himayelerine
sığınan zavallı ve fakir insanları da beslemek durumundadırlar.
Kapadokya'da ilk tarım alanlarının din adamları tarafından
geliştirildiği söylenir.
Manastır hayatının güçlenmesinde yaşanan sefaletin, savaşların ve
mülkiyet ilişkilerinin büyük etkisi olmuştur. III. yüzyılda Kuzey
Afrika'da yayılan manastır hayatının zamanla Kapadokya'da da
geliştiği görülmektedir. Özel mülkiyeti tanımamak, çalışma
zorunluluğu, yemekleri birlikte yemek, çile çekmek manastır
hayatının ortak ilkeleridir.
Aziz Basil Kapadokya'daki manastır hayatının mimarıdır. Ancak
buradaki manastır hayatı ile Kuzey Afrika'daki manastır hayatı
arasındaki tek benzerlik her ikisinin de ortaklık esasına
dayanmasıdır. Bunun dışında bir benzerlik bulmak zordur, çünkü,
Kapadokya'da manastır hayatı tam bir tecrit edilmişliğe dayanmamış;
fakirlere, hastalara yardım eden, günlük yaşama destek olan ancak
mülkiyeti reddeden bir anlayış benimsenmiştir.
Siyasal, kültürel ve dini yaşam birbirinden bağımsız olamaz. Siyasal
süreçler tarih boyunca bir çok kez dini ve kültürel yaşamın yönünü
tayin etmiştir. Bu kural Roma Dönemi'nde olduğu gibi, Bizans
Dönemi'nde de geçerlidir. VI. ve VII. yüzyıllardan itibaren
Kapadokya'da ilk resimli kiliseler inşa edilmeye başlanmış olmakla
birlikte, tasvir sanatlarının kullanılıp kullanılmaması, Bizans
yönetiminde uzun zaman tartışma konusu olmuştur. Hıristiyan dünyada
antikitenin tanrı tasavvurunun cisimleştirilmesi fikri ile, Doğu'nun
soyut tanrı tasavvuru daima çatışan iki anlayıştır. Halk tapınacağı
tanrı olgusunda sürekli somut bir biçim arayışına girmiş, yönetim bu
arayışı yasaklama yoluna gitmiştir. İmparator III. Leo'nun 725
yılında tasvirlere tapınmayı yasaklamasıyla başlayan ve
ikonoklast-ikonodul (ikon kırıcılık) dönemin izleri Kapadokya
kiliselerinden izlenebilmektedir. 842 yılında İmparatoriçe Teodora
ikon yasağına son verdiğinde Kapadokya'da dinsel hayat tekrar eski
canlılığına kavuşmuştur.
Bu nedenle bilhassa ikonodul dönemde yapılan süslemeler konusunda
sıhhatli bir fikir birliğine varılamamaktadır. Ama, yapıların iç
mimarisi Kapadokyalılar'ın Bizans Dönemi'nde kullanılan tüm mimari
planları bildiklerini (üstelik burada yapılar kayalara oyuluyordu)
gösterir. Ayrıca, Mezopotamya, Suriye gibi komşu bölgelerde
kullanılan kubbeler, direkler, kemerler vb. mimari unsurların
örneklerine de rastlanmaktadır. Soğanlı Kilise'de olduğu gibi, kaya
kütlesinin içi oyulduktan sonra, dışının da kubbeli kilise biçiminde
işlendiği örnekler vardır.
Süslemelere gelince; ilk dönem resimlerde (VI.- VII. yüzyıllar),
İsa'nın ya da azizlerin yaşamından alınan sahneler, ilkel resmin
klasik motifleriyle (cennet ağaçlan, bağlar, haça asılmış balıklar)
birleştirilmiştir. Bu resimlerin, inanç derinliği ve zayıflığına
veya dinsel ve sanatsal bilginin derinliği ve zayıflığına paralel
olarak geliştiğini göz önünde bulundurmak gereklidir. İlkel arkaik
desenlere genelde dinî bilgilerin tam ve detaylı yoğrulup
özümlenmediği en eski kiliselerde rastlanması bunun göstergesidir.
Oyma ve dekorasyon aktiviteleri Hıristiyan topluluklar tarafından
aşağı yukarı 900 seneye yakın bir zaman diliminde varlığını
sürdürmüştür. Oyma ve boyama aktivitileri, ne Arap istilaları (VII.
yüzyıldan IX. yüzyıla kadar) ne Hıristiyanlık için en zor dönem olan
İkonodul dönemde (VI-II. yüzyıldan IX. yüzyıla kadar) ne de IX.
yüzyıldan XII. yüzyıla kadar Türk aşiretlerinin akın ettiği ve
Selçuklular'in hakimiyet kurdukları dönemlerde aksamıştır. Selçuklu
hakimiyetine erken giren Kapadokya'da, Selçuklu -daha sonra Osmanlı-
ekonomik uygulamalarının gereği kilise-devlet çatışması
yaşanmamıştır. Bu dönemlerde kiliselere ve kiliselerdeki resimlere
dokunulmamış, kilise inşa ve süsleme işlemi engellenmemiştir. Bu
devirde de, pek çok manastır komplesi, kaya kilisesi ve yeni kaya
mekanları yapılmıştır. Örneğin Ihlara Vadisi'nde bulunan
Kırkdamaraltı Kilisesi'ndeki bir kitabede Selçuklu Sultanı II. Mesut
ile Bizans İmparatoru II. Andronikos'un adı birlikte yer almaktadır.
M.S. 1283-95'e tarihlenen bu kitabe hoşgörü ve saygıya dayanan bu
devirdeki anlayış ve uygulamayı göstermesi bakımından ilginçtir.
İlk Hıristiyanlar için yoksulluk onur duyulan, zenginlik ise ayıp
görülen bir şeydir. Ancak Hıristiyan nüfusun çoğalmasıyla görüş
ayrılıkları ortaya çıkmaya başlamıştır. VI. yüzyıldan sonra bu ilk
düşünüş ve yaşama biçiminden uzaklaşılmış, kardeşlik düşüncesi
zamanla terk edilmiştir. Ortaklık ve kardeşlik kavramlarına ısrarla
bağlı kalan ve bu uğurda büyük fedakarlıkta bulunan keşişlerin
sayısı azalmıştır. Manastır rahiplerinin bağış toplamalarıyla,
manastırların geniş toprak ve mülklerle donatılması sonucu din
adamlarının giderek özel güçleri ve imtiyazları olan kutsal bir kast
durumuna gelmeleri buna mukabil Roma Devleti'nin dini, ekonomik ve
politik kurumlarına uydurmaya yönelik çabaları da Hıristiyanlığın
ilk yıllardaki gücünü ve anlamını yitirmesine yol açmıştır.
Kilisenin geniş bir ekonomik-politik güç haline gelmesi X. yüzyılda
İmparator Nikephoros Focas zamanında bile hükümet ile kilisenin
arasının açılmasına yol açmış ve hükümetler kanunlar çıkararak
kiliselerin mülkiyetini kısıtlama yoluna gitmişlerdir. Hükümetin
buyruğuna (novella) göre, manastırlara, konuk evlerine ve
imarethanelere bağışta bulunacakların eskiden kurulmuş olanlara
yardım edecekler, fakat bu yardımlar toprak yada çiftlik bağışlamak
yahut (yeni) bina yapmak biçiminde olmayacaktır. Yeni manastırlar ya
da konuk evleri, imaretler yapılması; manastırlara, imarethanelere
ya da piskoposluklara toprak, çiftlik tahsis edilmesi
yasaklanmıştır.
Bütün bunlara rağmen kilisenin önemli bir ekonomik güce ulaşması
Bizans halkındaki feodal-yoksul köylü ikilemini daha da
keskinleştirerek ileride patlayacak olan iç kavgalara yol açmış ve
sonuçta manastır, bir başka deyişle örgütlü Ortodoksluk, Bizans dini
ve toplumsal hayatı üzerinde belirleyici olmuştur. Bu bakımdan
Bizans kültürü Helen ve Roma kültürünün bir sentezi olarak
görülebilir.
Göreme Açık Hava Müzesi'nde Bulunan Kilise ve Manastırlar
Kapadokya'da Hıristiyanlık tarihine ışık tutan en önemli eserler,
kayalara oyulmuş kiliselerdir. Bölgede iki yüz elliden fazla kilise
bulunmakta, her vadide kilise ve manastırlara rastlanmaktadır. Bu
kısımda Kapadokya kiliselerinin önemli sayılanları bazı
özellikleriyle ele alınacaktır.
Kiliselerin en kalabalık olarak bulunduğu alan, III. ve XIII.
yüzyıllar arasında manastır hayatının yoğun bir şekilde yaşandığı,
dini merkez durumundaki Göreme'dir. Göreme Vadisi'nde en güzel
örnekleri görülen kilise ve şapellerin mimarisinde ve dekorasyonunda
Mezopotamya, Filistin, ilk Hıristiyanlık, Bizans ve Ermeni sanat
üslubunun etkileri görülmektedir. Bugün Göreme Açık Hava Müzesi
olarak ziyarete açık olan bölgedeki kiliseler, manastırlar ve
şapeller şunlardır:
Tokalı Kilise:
Bölgenin en büyük kaya kilisesidir. Eski Kilise, Eski Kilise'nin
altındaki Kilise, Yeni Kilise ve onun kuzeyindeki Yan Şapel olmak
üzere dört mekandan oluşur. X. yüzyıl başına tarihlenen Eski Tokalı
Kilise bugün Yeni Tokalı Kilise'nin giriş mekanı şeklindedir. Tek
nefli ve beşik tonozludur.
Aziz tasvirleri, müjde, ziyaret, bakireliğin ispatı, Beytüllahim'e
yolculuk, doğum, üç müneccimin tapınması, masum çocukların katliamı,
Mısır'a kaçış, İsa'nın mabede takdimi, Zekeriya'nın öldürülmesi,
İsa'nın Vaftizci Yahya ile buluşması, Kana düğünü, şarap mucizesi,
ekmek ve balıkların çoğalması, kör adamın iyileşmesi, Lazarus'un
dirilmesi, son akşam yemeği, ihanet, İsa Platus önünde, İsa Golgota
yolunda, İsa çarmıhta, İsa'nın çarmıhtan indirilmesi, İsa'nın
gömülmesi, kadınlar boş mezar başında, İsa'nın cehenneme inişi ve
İsa'nın göğe yükselişi gibi sahneler resimlenmiştir.
Yeni Tokalı Kilise X. yüzyılın sonunda yapılmıştır. Enlemesine
dikdörtgen planlı, beşik tonozludur. İsa'nın hayatı kronolojik
sahneler halinde mavi ve kırmızı renklerle kilise duvarlarına
fresklenmiştir. Sahnelerin zeminini oluşturan lapis mavisi, bu
kiliseyi diğerlerinden ayıran en önemli özelliktir.
Yeni Kilise'deki sahneler yine İsa siklusunu içermekle birlikte,
Eski Kilise'den farklı tasvirleri şunlardır: Yusuf un rüyası,
İsa'nın mabette bilginler tarafından denenmesi, Matta'nın
görevlendirilmesi, Petrus-Andrea-Yakup ve Yahya'nın
görevlendirilmesi, dul kadının bağışı, sakat elin iyileştirilmesi,
Meryem'in ölümü. Ek Şapel ve Alt Kilise, Yeni Kilise'den daha
sonraki dönemlere aittir.
Rahibeler Manastırı (Kızlar Manastırı):
Açık Hava Müzesi'nin girişinin solunda yer alır. Yedi katlı bir kaya
kütlesi olan kilisenin birinci katındaki yemekhanesi, mutfağı,
birkaç odası ve ikinci katındaki yıkık şapeli gezilebilir
durumdadır. Üçüncü katta yer alan ve bir tünelle ulaşılan kilisesi
çapraz kubbeli, dört sütunlu, üç apsislidir. Ana apsisteki templona
Göreme'deki diğer kiliselerde pek rastlanmaz. Katlar arasındaki
bağlantı tünellerle sağlanmıştır. Tehlike anında tünelleri kapatmak
üzere yeraltı şehirlerinde olduğu gibi sürgü taşlan kullanılmıştır.
Kilisede doğrudan kaya üzerine yapılan İsa resminin yanında kırmızı
bezemeler görülür.
Yılanlı Kilise (Aziz Onup/ırius Kilisesi):
Girişi kuzeydendir. Ana mekan enlemesine dikdörtgen planlı, beşik
tonozlu, güneyde mezarların bulunduğu ek mekan ise düz tavanlıdır.
Apsisi sol uzun duvara oyulmuştur. XI. yüzyılda yapılan kilise
tamamlanmadan bırakılmıştır. Tonozunun her iki yanında Kapadokya'da
yaşamış azizelerin tasvirleri yer almaktadır. Kiliseye adını vermiş
olan Aziz Onuphrius'un hikayesi şöyledir: Hafifmeşrep bir kadın olan
Onuphrius günün birinde tövbekar olur ve Tann'ya kendisini erkeklere
karşı koruması için yalvarır. Tanrı onu sakal ve bıyıkla
çirkinleştirerek Aziz mertebesine yükseltir.
M.S. I. yüzyılda Mısır çöllerinde "hermit" adı verilen kendini dine
adayıp inzivaya çekilmiş insanlar yaşamaktadır. Son hermit Aziz
Paphnutius hermitlerin yaşam tarzlarını öğrenmek için IV. yüzyılda
Mısır'a gider ve orada Onuphrius'la karşılaşır. Ölürken ona yardım
eder. Çünkü Onuphrius, faziletin ve nefse hakimiyetin en iyi
örneğidir. Kilise'de bulunan tasvirlerde Aziz Onuphrius, çıplak,
uzun saçlı, iri göğüslü ve önünde palmiye ağaçları ile görülür.
Sol elinde İncil tutan İsa ve yanında kilisenin Bani'si, Aziz
Onesimus, ejderle savaşan George ve Theodore, haçı tutan Helena ve
oğlu Konstantin, Aziz Onuphrius ve onun yanında takdis pozisyonunda
Aziz Thomas ile Aziz Basil sahneleri kilisede resimlenmiştir.
Elmalı Kilise:
Adını çevresindeki elma bahçelerinden alan kilisenin fresklerinden
XI. yüzyıla ait olduğu anlaşılmaktadır. Dokuz kubbeli, dört sütunlu,
kapalı Yunan haçı planlı, üç apsislidir. Asıl girişi güney yönünden
olan kiliseye kuzeyden açılan bir tünel vasıtasıyla
girilebilmektedir. İlk süslemeleri Aziz Basil ve Azize Barbara
kiliselerinde olduğu gibi doğrudan duvara kırmızı boya ile yapılan
haç ve geometrik motiflerdir. Kilise hem ikonodul dönemde hem de bu
dönem sonrasında kullanılmıştır.
Kilisede, doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, Lazarus'un
dirilmesi, başkalaşım, Kudüs'e giriş, son akşam yemeği, ihanet, İsa
Golgota yolunda, İsa çarmıhta, İsa'nın gömülmesi, İsa'nın cehenneme
inişi, kadınlar boş mezar başında, İsa'nın göğe çıkışı, aziz
tasvirleri, İbrahim peygamberin misafirperverliği ve üç Yahudi
gencin yakılması gibi sahneler resimlenmiştir.
Aziz Basil Şapeli:
Göreme Açık Hava Müzesi'nin girişindedir. Sütunlara ayrılan
nartekste mezar çukurları bulunan kilise XI. yüzyıla
tarihlenmektedir. V. yüzyılda kazılmış, bir kısmı ikonodul dönemde
kırmızı bezemelerle süslenmiş, bir kısmı da ikonodul dönem
sonrasında fresklendirilmiştir.
Şapelde, ana apsiste İsa portresi, ön yüzünde Meryem ve çocuk İsa,
kuzey duvarında at üzerinde Aziz Teodore, güney duvarında yine at
üzerinde ejderle savaşan Aziz George, Aziz Demetrius ve iki azize
tasviri bulunmaktadır.
Karanlık Kilise:
Karanlık Kilise olarak adlandırılmasının nedeni, narteks kısmındaki
küçük bir pencereden çok az ışık almasıdır. Bu nedenle
freskle/indeki renkler oldukça canlıdır ve bölgenin freskleri en
sağlam kalmış kilisesidir. XI. Yüzyıl sonunda yapılmıştır.
Kuzeydeki kavisli bir merdivenden kilisenin dikdörtgen, beşik
tonozlu narteksine çıkılır. Narteksin güneyinde bir mezar
bulunmaktadır. Kilise, haç planlı, çapraz tonozlu, merkezi kubbeli,
dört sütunlu, üç apsislidir.
Kilisede, Müjde, Beytüllahim'e yolculuk, doğum, üç müneccimin
tapınması, vaftiz, Lazarus'un dirilmesi, başkalaşım, Kudüs'e giriş,
son akşam yemeği, ihanet, İsa çarmıhta, İsa'nın cehenneme inişi,
kadınlar boş mezar başında, havarilerin takdisi ve
görevlendirilmesi, İsa'nın göğe çıkışı gibi sahneler resimlenmiştir.
Elmalı Kilise ve Çarıklı Kilise'de olduğu gibi Tevrat kaynaklı
sahneler de yer almaktadır.
Çarıklı Kilise:
İsa'nın göğe yükseliş sahnesinin altında bulunan çarık izine benzer
bir ayak izinden dolayı kiliseye bu ad verilmiştir. XII. yüzyıl
sonunda yapılmıştır. Çapraz tonozlu, üç apsisli, dört kubbelidir.
Bazı sahneleri iyi muhafaza edilmiştir. Elmalı Kilise ve Karanlık
Kilise'ye benzer ancak, figürler burada daha büyük ve uzundur.
Kilisede, ana kubbenin ortasında İsa ve madalyonlarda melek büstleri
yer almaktadır. Ana apsiste Deesis, kuzey apsiste Meryem ve çocuk
İsa, güney apsiste ise Melek Michael tasviri yer alır. Ayrıca,
doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, Lazarus'un dirilmesi,
başkalaşım, Kudüs'e giriş, ihanet, kadınlar boş mezar başında,
İsa'nın göğe yükselişi ve aziz tasvirleri de bulunmaktadır.
Azize Barbara Şapeli:
İkonograflarından birinin adıyla anılan kilise VIII. yüzyılın ikinci
yarısına tarihlendirilir. Kiler, mutfak ve yemekhanesi bugüne kadar
kalabilmiştir İkonodul döneme ait kiliselerdendir. Zengin geometrik
desenler ve mitolojik motifler kırmızı boya ile doğrudan kaya
üzerine işlenmiş, XI. yüzyıldan sonra fresklenmiştir. Renklerin
solukluğu, karakterlerin belirgin olmayışı fresklerin amatör bir
çalışmanın ürünü olduğu izlenimi vermektedir.
Kadir Durmuş Kilisesi:
Adını içinde bulunduğu bağın sahibinden alır. Göreme Beldesi'ne
yakın bir yerde bulunan kilise, kesme taşlarla inşa edilmiştir. Kaya
kabartma süslemelerin en güzel örnekleri bu kilisede görülebilir.
VII. yüzyılda yapılmıştır. Diğer kiliselerden farkı, ortadaki papaz
tahtı, iri dörtgen sütunlar, vaftiz yeri ve duvarlara oyulmuş
mezarların oluşturduğu yapı kompozisyonudur. Uzun zamandır
kullanılmadığı anlaşılmaktadır.
Yusuf Koç Kilisesi:
Bu kilise de adını, içinde bulunduğu bağın sahibinin adından
almıştır. Kadir Durmuş Kilisesi gibi kesme taşlarla yapılmış bir
kilisedir. Göreme yakınlarındadır ve XI. yüzyılda yapılmıştır.
Bu iki kilise dışında Göreme Beldesi'nde Ortamahalle, Bezirhane ve
Karabulut kiliseleri bulunmaktadır. Kesme taşlarla yapılmışlardır ve
XI. yüzyıla ait oldukları anlaşılmaktadır.
El-Nazar Kilisesi:
El-Nazar vadisinde bulunan kilise XII. yüzyıla tarihlendirilir.
İsa'nın çocukluğundan mucizelere kadar geçen zaman ve azizlerin
tasvirleri sahnelenir. "T" planlı kilisenin kemerleri madalyonlarla
süslüdür.
Kilisede, müjde, ziyaret, doğum, üç müneccimin tapınması, Mısır'a
kaçış, İsa'nın mabede takdimi, vaftiz, Lazarus'un dirilmesi,
başkalaşım, Kudüs'e giriş, İsa çarmıhta, İsa'nın cehenneme inişi,
İsa'nın göğe yükselişi ve madalyonlar içinde aziz tasvirleri
bulunur.
Saklı Kilise:
1957 yılında bulunduğu için bu kiliseye Saklı Kilise denmiştir.
El-Nazar Kilisesi'ne yakındır. Kırmızı rengin hakim olduğu freskleri
doğrudan kaya üzerine yapılmıştır. Mimarisi Mezopotamya kilise
mimarisine benzer. XI- XII. yüzyıllar arasında yapılmıştır.
Kilisede, Deesis, müjde, doğum, İsa'nın mabede takdimi, Vaftizci
Yahya'nın görevlendirilmesi, başkalaşım, İsa çarmıhta, Meryem'in
ölümü ve aziz tasvirleri vardır.
Kılıçlar Kilisesi:
Kılıçlar Vadisi'nde yer alan IX. yüzyıl sonu-X. yüzyıl başına ait
bir yapıdır. İçi oldukça zengin bir şekilde fresklerle süslenmiş
olup uzun bir İncil siklusu içermektedir.
Meryem Ana Kilisesi (Kuşluk Kilisesi):
Göreme Vadisi'nin en güzel yapılarından biri olan kilise, Kılıçlar
Vadisi'nin .başladığı yamaçta, Tokalı Kilise'nin arkasındadır.
Kilisede, Aziz figürleri ve İncil siklusunun dört sahnesi yer
almaktadır: Beytüllahim'e yolculuk, doğum, İsa çarmıhta, Meryem'in
ölümü ve aziz tasvirleri.
Azize Catherine Şapeli:
Karanlık Kilise ile Çarıklı Kilise arasındadır. XI. yüzyıla
tarihlenmektedir. Hem narteksi, hem de naosu serbest haç planlı,
merkez kubbeli, beşik tonozludur. Apsisi templonludur. Narteks
zemininde dokuz mezar, duvarlarında ise iki nişli mezar
bulunmaktadır. Sadece naos kısmı dekorasyonlar içermektedir.
Şapelde, Templonlu apsiste Deesis, altında madalyonlar içinde kilise
babalan (Gregory, Basil, John Chrysostom), Aziz George, Aziz
Theodore, Aziz Catherine ve diğer aziz tasvirleri vardır.
Aziz Eustathius Şapeli:
Tokalı Kilise ile Meryem Ana Kilisesi'nin arasındadır. X. yüzyıl
başında yapılmıştır. Ağırlıklı olarak kırmızı ve yeşil renklerin
kullanıldığı freskler, Hıristiyanlığın erken dönemlerine işaret
etmektedir. Dinî sahneler İsa'nın çocukluğundan alınan tasvirlerle
sınırlıdır.
Yamalı Kilise:
Latin, Grek ve Malta haçlarının işlendiği kilisede süsleme ve
sembollerin anlaşılmasında güçlük çekilir. Süsleme üslubu, Doğu
kültürlü Roma mozaik ve duvar süslerini çağrıştırmaktadır. Bizans
öncesi -Suriye türü- yapı üslubuna sahiptir. IV. ve VI. yüzyıllar
arasında yapıldığı sanılan kilise bölgenin en ilginç ve çözümlenmesi
en güç kiliselerindendir.
Eğri Taşı Kilisesi:
Duvarlarındaki yazılardan Meryem'e adandığı anlaşılan kilise VIII.
ve XII. yüzyıl arasına aittir. Duvarları bir çift melek portresi,
Meryem ve haç tasvirleriyle süslenmiştir. Kilisede, Doğumdan önce,
doğum, vaftiz, üç müneccimin görevlendirilmesi, Yusuf un rüyası,
Kudüs'e giriş, ayak yıkama, kadınlar boş mezar başında, üç Yahudi
gencin yakılması sahneleri resimlenmiştir.
Göreme Vadisi'nde bulunan ve bazıları henüz resmi bir isme
kavuşmamış olan diğer kilise ve şapeller arasında önemlileri Eski
Bacak Kilisesi, Teodocus Şapeli, Jerphanion Kilisesi, Madalyon
Kilisesi, Çift Yüzlü Şapel, Ağaçaltı Kiliseleri, Manastır Sütunlu
Kilise ve Ala Manastır Kilisesi'dir.
Ürgüp Kiliseleri
Pancarlık Kilisesi:
Ürgüp-Ortahisar yolunun üzerinde Pancarlık Vadisi'ndedir. Duvar
resimleri yeşil zeminli olan kilise oldukça iyi korunmuştur. Zengin
İncil siklusunu içeren kilisede sahneler frizler halinde birbirini
takip etmekte, frizin her iki yanında madalyonlar içinde aziz
tasvirleri bulunmaktadır. Kilise, XI. yüzyılın ikinci yarısında
yapılmıştır. Geçen yüzyılda freskler yeniden boyanmış olmakla
beraber iyi korunmuştur. 1924 nüfus mübadelesinden önce Ortodoks
Rumlar'in ziyaret ettikleri bir kilisedir.
Ürgüp çevresinde bulunan diğer kiliseler:
Mustafapaşa'da Aios Vasilios Kilisesi, Konstantin-Eleni Kilisesi,
Kara Kilise, Yeşilöz Kilisesi (Aziz Theodore); Cemilköy'de Archangel
Manastırı, Hagios Stephonos Manastırı, Saint Euphemia Kilisesi;
Soğanlı'da otuz civarında kesme taştan yapılmış kilise
bulunmaktadır. Soğanlı Vadisi XIII. yüzyıldan beri Hıristiyan
yerleşimidir. Önemli kiliseler Takkeli Kilise, Ak Kilise, Geyik
Kilise, Karabaş Kilise, Canavar Kilise, St. Barbara Kilisesi'dir.
Ayrıca,-Alakara Kilise ve Manastır Vadisi kiliseleri de Ürgüp'te
bulunan Hıristiyan medeniyetinin izlerini bugüne taşımaktadırlar.
Ortahisar Kiliseleri
Üzümlü Kilise (Aziz Nichitas Kilisesi): Ortahisar'ın batısında
Kızılçukur Vadisi'nin girişindedir. Üzümlü Kilise'nin bulunduğu
peribacası, keşişlerin yaşadığı manastır kompleksi gibi oyulmuştur.
Kilise, peribacasının alt kısmında yer alır. Üst kısımda ise
tavanında kabartma haç olan kabartma bir tavan yer almaktadır.
Kilisenin ithaf yazısında Stylite Nichitas'a ait bir yazıt
bulunduğundan, bu kilise Aziz Nichitas Kilisesi olarak da
anılmaktadır. Kesin olmamakla birlikte VII. veya IX. yüzyıla ait
olabileceği düşünülmektedir.
Ortahisar'da bulunan diğer kilise ve manastırlar:
Harım Kilise, Sarıca Kilise, Cambazlı Kilise, Tavşanlı Kilise, Ala
Kilise, Kepez Kiliseleri, Balkan Deresi Kiliseleri, Hallaç Dere
Manastırı.
Bunlardan Harım Kilise, bazilika tipli kiliselerdendir. Kepez
Kiliseleri kayalara oyulmuş şapellerden oluşur. Balkan Deresi
Kiliseleri dört kiliseden ve küçük bir şapelden ibarettir. Hallaç
Dere Manastırı XIII. yüzyıla ait bazilika tipindedir. Dışarıya
tünellerle bağlantı sağlanan manastır zengin freskler ve rölyeflerle
süslenmiştir. Ancak bugün süslemelerin çok azı sağlamdır.
Belisırma ve Ihlara Kiliseleri
Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden itibaren önemli manastır
yerleşimleridir. Ulaşımı zor olan ve gizlenmiş durumdaki bu vadiler
çok fazla saldırıya maruz kalmamışlardır. Belisırma Köyü, Ihlara ve
Melendiz Çayı üçgeninde 105'i kilise olan 4000 oyulmuş kaya kütlesi
bulunmaktadır. Bu bölgedeki manastırlarda, mimari ve ikonografi
üzerinde diğer bölgelerde görülmeyen bir dış etki söz konusudur.
Önemli kiliseler şunlardır:
Ala Kilise, Direkli Kilise, Kırkdamaraltı Kilisesi, Karagedik
Kilisesi, Eskibaca Kilisesi, Sümbüllü Kilise, Bahattin Kilisesi,
Ağaçlı Kilise, Yılanlı Kilise, Karanlık Kilise, Kokar Kilise,
Purenliseki Kilisesi, Eğritaş Kilisesi, Kemer Kilise, Saint George
Kilisesi.
Bunlardan Direkli Kilise bazilika usulü inşa edilmiş büyük bir
kilisedir. XI. yüzyıla aittir. Saint George Kilisesi'ndeki fresklere
Selçuklu Sultanı Mesut ile Bizans Kralı Andranicus'un adları yan
yana işlenmiştir.
Uçhisar Kalesi:
Nevşehir-Ürgüp karayolu üzerindedir. Kalede Bizans Dönemi'ne ait
mezarlar bulunur.
Diğer Bölgelerde Bulunan Kilise ve Manastırlar
Belha Manastırı (Özkonak):
Özkonak'ta bulunan, Belha efsanesi ile ünlü bu manastır kayalara
oyularak inşa edilmiştir. Erken Bizans Dönemi'ne aittir.
Vaftizci Yahya Kilisesi (Çavuşin):
Bölgede, mimari açıdan kilise olduğu belli olan tek yapı, en eski
kilise olduğu sanılan ve ön cephesi tamamen çökmüş durumda olan
Vaftizci Yahya Kilisesi'dir. Kaya içine oyulmuş girişin arkasında
Vaftizci Yahya'ya adanmış üç nefli bir bazalika bulunmaktadır.
Bazilikanın freskleri çok kötü durumdadır, sadece bir kısmı
seçilebilmektedir. Bizans döneminde Aziz Hieron'a ait kutsal
emanetler bu kilisede saklanmıştır.
Büyük Güvercinlik Kilisesi (Çavuşin Kilisesi):
Nicephorus Phocas adına yapılmış Çavuşin Kilisesi mimari açıdan
önemsizdir. İlk Hıristiyanlığın en iyi ikon boyama çalışmaları bu
kilisededir. Dinsel sahneler ustaca işlenmiştir. Öne çıkan renkler
kırmızımsı kahve ve yeşildir. Kilise'de Ermeni komutan Melias'ın da
portresinin bulunması XIX. yüzyıl tarihçilerinin kafasını
karıştırmıştır. Aslında kilisenin bir duvarında bu portrenin
işlenmiş olmasının nedeni, Melias'ın savaşta Bizans orduları ile
ittifak yapmış olmasıdır. O dönemde bölgede Ermeni topluluk
bulunmamaktadır.
Sahneleri: Deesis, ziyaret, Beytüllahim'e yolculuk, İsa'nın doğumu,
Yusuf un rüyası, Mısır'a gidiş, Zekeriya'nın ölümü, Elizabeth'in
takibi, kör adamın iyileşmesi, Lazarus'un dirilmesi, Kudüs'e giriş,
son akşam yemeği, ihanet, İsa'nın çarmıha gerilişi, kadınlar boş
mezar başında, İsa'nın cehenneme inişi, İsa'nın göğe yükselişi ve
diğer aziz tasvirleri.
Güllüdere Kilisesi (Çavuşin):
Güllüdere Vadisi'ndedir. VI.-VII. yüzyılda tamamlanmış olan kiliseye
XI. yüzyılda apsis eklenmiştir. İncil yazarlarını sembolize eden
sahneler İsa'nın sağında ve solunda simetrik olarak resmedilmiştir.
Zelve Kiliseleri:
Zelve Vadisi, IX. ve XIII. yüzyıllar arasında önemli bir Hıristiyan
yerleşimidir. Keşişlere ilk dini eğitim burada verilmiştir.
Kiliseler fresklerle süslenmemiştir. Dekorasyonda sadece Grek, Latin
ve Malta haçları ve dini semboller bulunmaktadır. Balık, İsa'yı
temsil eden en eski ve en önemli semboldür.
Aziz Jean Kilisesi ve Açıksaray Harabeleri (Gülşehir):
Tüf kayalar içine oyulmuş mekanlarıyla yaklaşık 1 kilometrekarelik
bir alana yayılmış büyük bir komplekstir. Manastır merkezi, yerleşim
birimi, karakol vb. olduğu konusunda tartışmalar bulunmaktadır. Bu
alanda boyalı bir manastıra rastlanmamaktadır. Aziz Jean Kilisesi,
1212 yılında yapılmıştır. Kilise'nin duvarlarında Kapadokya
Bölgesi'nde çok az rastlanan İncil'den Son Yargı sahnesi
resmedilmektedir.
Kapadokya'da Müslüman-Türkler ve Bıraktıkları İzler.
Selçuklu, Anadolu Beylikleri ve Osmanlı Kültürü
9. yüzyılda Kapadokya Hıristiyanlığın önemli merkezlerindendir.
Müslüman Türk topluluklarının Anadolu'ya yerleşmeye başlamasıyla
bölgenin etnik ve dini yapısında değişim yaşanmaya başlamıştır.
Hıristiyanlık Türk egemenliğinden sonra da yörede varlığını
sürdürmüştür. 1924 nüfus mübadelesine kadar bölgenin nüfusu
Müslümanlardan ve Ortodoks Rumlardan oluşmaktadır. XI. yüzyılda
önemi azalan dini merkezlerin XIII. yüzyılda tekrar canlanmaya
başladığı görülür. Bunda Anadolu Selçuklu Devleti'nin Hıristiyanlara
tanıdığı dini özgürlüklerin etkisi büyüktür. Ancak, XIII. yüzyılda
yapılan freskler, öncekilerin kötü birer kopyasıdır. Bu dönemde
yörede yaşayan Hıristiyanların Bizans kültür merkezleriyle
ilişkileri azalmış, geleneksel süsleme sanatları unutulmuştur. Bir
süre sonra Kapadokya Hıristiyanları dil bakımından da Türkleşmişler,
Rumca'yı unutmuşlardır. Texier, Ürgüp'te yaşayan Rumlarla ilgili
olarak, bunların Batı Anadolu Rumlarından tamamıyla ayrıldığını,
dillerinin Türkçe, dinlerinin Hıristiyanlık olduğunu yazmaktadır.
Kapadokya Bölgesi'ne XI. yüzyıldan itibaren gelmeye başlayan
Müslüman Türkler, XVIII. yüzyılda Damat İbrahim Paşa'nın yürüttüğü
bayındırlık ve nüfus politikalarıyla bölgede çoğunluk haline
gelmişlerdir.
Selçuklu uygarlığı sağlam ve bakımlı yolları, taş köprüleri,
kervansarayları, cami, medrese, kütüphane, hamam ve saraylarıyla
Ortaçağ'in ileri bir medeniyetidir. Selçuklularda mekan ve kültür
birliği Roma ve Bizans uygarlıklarında olmayan yeni bir boyut
kazanmıştır. Romalılar, taş yollarla mekan birliğini sağlamışlar
ancak birinin Kapadokya'da bulunduğu 25'e yakın eyalette toplumlar
yaşamlarını eskisi gibi sürdürmeye devam etmişlerdir. Türk, Arap,
İran, Anadolu ve Bizans kültürlerinin yeni bir sentezi olan Selçuklu
kültürü daha önce sağlanamayan birliği sağlamıştır. Selçuklular bu
kültürlerden etkilenmiş ancak kendi orijinal kültürlerini de
geliştirmişlerdir. Selçuklu sanatının özgünlüğünü Orta Asya'dan
getirdikleri öğeler oluşturur. Türbeler, Türk çadırının taş yapılara
dönüştürülmüş yeni bir yorumudur. Çinicilik, ağaç işçiliği, minyatür
bir sentezin ürünüdür.
Selçukluların Kapadokya'daki en belirgin izleri, ticaretin
gelişmesinin hem nedeni hem de sonucu olan kervansaraylardır.
Kervansaraylar savaş zamanında kuleleri ve yüksek duvarları ile kale
olarak savunma hizmetinde kullanılmışlar, diğer zamanlarda seyahat
eden tacirlere konfor ve emniyet sağlamışlardır. Anıtsal giriş
kapılarının mimarlık süsleri Selçuklu-Türk sanatının en özgün
yönüdür. Gerek yüksek kapıları gerekse kapıların süsleme unsurları
bakımından gotik tarzda yapılmış kiliselerle benzerliği dikkat
çekicidir. Kuzey Avrupa'da görülen gotik mimari yapıların orjini
Selçuklular'a ait olup Haçlı Seferleri sırasında Avrupa'da moda
olmuştur.96 Ayrıca Selçuklular zamanında özellikle şehir
merkezlerinde, Kapadokya Bölgesi'nin imar faaliyetlerine önem
verilmiştir.
Kapadokya'nın 1515 yılında Osmanlı topraklarına katılmasından sonra
Özkonak'ta Yavuz Sultan Selim tarafından yaptırılan köprü dışında
yörede önemli bir mimari esere rastlanmamaktadır. Özellikle
Nevşehir'in imarı ve zenginleşmesi 18. yüzyılda Damat İbrahim Paşa
eliyle gerçekleştirilmiştir. İbrahim Paşa küçük bir köy olan
Muşkara'yı bayındırlık eserleriyle donattıktan sonra, buraya
kişiliğine ve dönemine uygun olarak Nevşehir adını vermiştir.
Damat İbrahim Paşa dışında Karavezir lakaplı Seyyid Mehmet Paşa da
memleketi olan Gülşehir'de (Arapsun) önemli eserler bırakmış olan
bir Osmanlı sadrazamıdır. Ancak, sadrazamlığının ilk yıllarında
hayatını kaybettiği için, başlattığı imar faaliyetleri yarıda
kalmıştır.
Kapadokya'nın Müslüman Türk toplumlara ev sahipliği yaptığı dönemde
iki kişi vardır ki, hem bölgenin hem de genel olarak toplumun ve
devletin kaderi üzerinde etkili olmuşlardır. Bunlardan biri Hacı
Bektaş-ı Veli, diğeri Osmanlı Devleti'nin Lale Devri Sadrazamı Damat
İbrahim Paşa'dır.
Hacı Bektaş-ı Veli ve Bektaşilik
Hacıbektaş ilçesi, Anadolu İslamı üzerinde derin izler bırakmış
büyük bir mutasavvıfın XIII. yüzyılda gelip yerleştiği önemli bir
inanç merkezidir. Bugün, 'Bektaşilik' adı verilen bu İslam
kültürünün başlangıcı Hacı Bektaş-ı Veli'ye dayanır.
XIII. yüzyılda bilim ve tefekkür merkezi Horasan'da yetişmiş olan
Hacı Bektaş Veli ünlü bir Türk-İslam düşünürü Hoca Ahmet Yesevi'nin
öğrencisidir. 1270 yılında Horasan'dan Anadolu'ya gelmiştir. Hacı
Bektaş-ı Veli'nin Anadolu'ya gelişi Anadolu Selçuklu Devleti'nde
siyasi ve ekonomik düzenin bozulduğu, yönetimde parçalanmaların
yaşandığı bir döneme rastlar. Anadolu'yu dolaştıktan sonra Suluca
Karahöyük'ü (Hacım Köyü) bir İslam öğreti merkezi haline getiren
Hacı Bektaş-ı Veli burada çok sayıda öğrenci yetiştirmiş, Türk-İslam
birliğinin sağlanmasında önemli bir rol oynamıştır. Özellikle
Osmanlı sarayı çevrelerinde ve Yeniçeri ordusu üzerinde Bektaşi
öğretilerinin etkisi büyüktür. Daha sonra değişik siyasi kaygılar ve
kavgalar bu ilişkinin sona ermesine, hatta tersine dönmesine neden
olmuştur. Hacı Bektaş-ı ilçesinde bu dini öğretiden geriye pek çok
yapı kalmıştır. Bir kısmı Hacıbektaş ilçesinde, bir kısmı da ilçe
dışında olan bu eserler arasında en önemlisi, içinde Hacı Bektaş-ı
Veli ve diğer din büyüklerine ait türbelerin de yer aldığı
külliyedir.
Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi (Pir Evi):
Külliye, eski Türk saraylarında da gözlenen üç avlulu bir yerleşim
düzenine sahiptir. Külliyenin birimleri sahip oldukları
fonksiyonlara uygun biçimde bu avluların çevresine
yerleştirilmişlerdir. Her fonksiyon için bir birim düşünülmüştür.
Bektaşiliğe uygun terminolojiyle bu birimler "mihman evi, at evi,
ekmek evi" şeklinde adlandırılırlar.
Her birinin içinde farklı eserler bulunan avlulardan ilki Nadar
Avlusu'dur. Buraya Osmanlı klasik mimari üslubunu yansıtan Çatal
Kapı'dan girilir. Külliyenin önemli eserlerinden biri olan Üçler
Çeşmesi birinci avludadır.
İkinci avlu, girişi Üçler Kapısı'ndm sağlanan Dergah Avlusu'(Meydan
Avlusu)dur. Bu avluda Aslanlı Çeşme, konukevi, aş evi ve mescit
bulunmaktadır. Avlunun ortasında Meydan Havuzu bulunmaktadır.
Üçüncü avlu, Altılar Kapısı'ndan girilen Hazret Avlusu (Huzur
Avlusu)'dur. Külliyenin kutsallık bakımından en önemli birimi
burasıdır. Üçüncü avlunun en önemli yapısı Hacı Bektaş-ı Veli
tarafından XIV. yüzyılda yaptırılmış olan Kızılca Halvet (Çilehane)'
tir. Hazret Avlusu'nda bulunan diğer eserler Hacı Bektaş-ı Veli'nin
türbesi, Güvenç Abdal Kümbeti, Resul Bali Kümbeti, Kırklar Meydanı
ve Balım Sultan Kümbeti'dir. Balım Sultan Kümbeti Şehsuvaroğlu Ali
Bey tarafından 1519'da yaptırılmıştır. Selçuklu kümbet geleneğini
sürdüren kümbet Anadolu'da türünün son örneğidir."
Külliye içinde yer alan diğer yapılar çeşitli dönemlerde Osmanlı
sultanları tarafından eklenmiştir. 1925 yılında tekke ve zaviyelerin
kapatılması kararı alındığında, Hacı Bektaş-ı Veli Külliyesi de
kapatılmış içindeki eserler Ankara Etnografya Müzesi'ne taşınmıştır.
Külliye 1958 yılında başlatılan restorasyon çalışmalarının ardından
1964 yılında Milli Müze haline getirilmiştir. Ankara'ya taşınan
eserler geri getirilerek burada sergilenmeye başlamıştır.
Bektaş Efendi Türbesi:
Üzerindeki kitabeden 1603 yılında öldüğü anlaşılan Bektaş-ı
Efendi'ye ait bir türbedir. Giriş bölümü ve sandukaların bulunduğu
kısım olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır.
Balım Evi (Kadıncık Ana Evi):
Hacıbektaş'ın en eski yapılarından biri olan ev üç odalıdır. Birinci
odanın sol tarafındaki eğri duvarın, yıkılmak üzere iken Hacı
Bektaş-ı Veli tarafından dokunularak durdurulduğuna inanılır.
Girişte, Kadıncık Ana'nın içinde gizlendiği tandır yeri
bulunmaktadır.
Suluca Karahöyük:
Hacıbektaş ilçesinin kuzeyinde, üzeri çam ağaçlarıyla örtülü bir
tepedir. Hacı Bektaş-ı Veli'nin Horasan'dan Suluca Karahöyük'e bir
güvercin olarak indiğine ve burada ilk müritleri ile toplantı
yaptığına inanılır. Höyükte yapılan arkeolojik kazılarda ilk çağ
medeniyetlerine ait eserler ortaya çıkarılmıştır.
Beştaşlar:
Bunlar, Hacıbektaş'a beş kilometre uzaklıkta yer alan beş adet dik
kayadır. Bektaşi kültüründe bu taşların yürüdüğüne, konuşup şahitlik
yaptığına inanılır.
Cuma Camii: Kitabesinden 1519'da Dulkadiroğulları Beyi Şehsuvaroğlu
Ali Bey tarafından yaptırıldığı anlaşılmaktadır.
Hoca Fakih Çeşmesi: Cuma Camii'nin ön tarafındadır. 1782'de
yapılmıştır.
Savat Pınarı: Kesme taştan yapılmış bronz oluklu bir çeşmedir. Biri
1803, diğeri 1895 yıllarını gösteren iki kitabesi vardır.
Akpınar Çeşmesi: Kadıncık Ana Evi'nin alt kısmındadır. Üzerinde 1725
tarihinde tamir edildiğini gösteren bir kitabesi vardır.
Çilehane:Hacıbektaş ilçesinin yakınında meyilli bir tepe üzerinde
küçük bir mağaradır. Delikli Taş da denen bu mekanın mistik yönü çok
sayıda ziyaretçi çeker.
Damat İbrahim Paşa ve Dönemi
1662'de Muşkara'da (Nevşehir) doğan Damat İbrahim Paşa 1688 yılında
İstanbul'a yerleşmiş ve akrabalarından birinin aracılığı ile
çalışmaya başladığı sarayda Veliaht Şehzade III. Ahmet'in yanında
yavaş yavaş yükselmiş, III. Ahmet'in padişahlığı döneminde önce Mora
sonra Niş defterdarlığına atanmıştır. Padişah'ın kızı Fatma Sultan
ile evlenerek Osmanlı Sarayı'na damat olmuştur.
1718'de imzalanan Pasarofça Anlaşması'ndan sonra vezir olan ve
devletin siyasetini yönlendirmeye başlayan Damat İbrahim Paşa
sadrazamlığa kadar yükselir. Sadaretinde Osmanlı toplumu
yeniliklerle tanışmıştır. Lale Devri olarak adlandırılan bu yıllar
barış, sefahat ve yenilikler devri olarak tarihe geçer. Edebiyat,
şiir ve müzik en parlak dönemini Lale Devri'nde yaşamıştır.
Osmanlı Devleti'nde yaklaşık on üç yıl vezirlik yapan Damat İbrahim
Paşa'nın yönetiminde iki unsur öne çıkmıştır: Devletin mali gücünü
artırma gayreti ve yenileşme. Batı ile ilişkilerin geliştirilmesi,
matbaanın, kağıt ve çini fabrikalarının ilk defa Osmanlı
topraklarında kuruluşu, yeni bir ordu kurma girişimi, imar
faaliyetlerine azami ölçüde önem verilmiş olması yenileşme
hamlesinin boyutunu göstermektedir. İbrahim Paşa zamanında bir çok
şehir bayındırlık eserleriyle donatılmıştır. Nevşehir İbrahim
Paşa'nın memleketi olması dolayısıyla bu eserlerden nasibini
fazlasıyla almıştır. Sarayın Mimarbaşı Mehmed Ağa imar işlerine
nezaret etmek üzere Nevşehir'de görevlendirilmiş, mimari eserlerin
kitabeleri devrin büyük şairleri Nedim ve Seyit Vehbi gibi kişiler
tarafından yazılmıştır. Medrese bölgede önemli bir ilim merkezi
haline gelmiştir. Ürgüp'te oturan Kadı Nevşehir'de ikamet
ettirilmiş, mahkeme işleri burada görülmeye başlanmıştır.
Nevşehir'de oturanlardan vergi alınmamış, dış göçe izin verilmeyerek
nüfus artırılmaya çalışılmıştır. Ürgüp'ün ikinci planda kalarak
mağdur olmasını önlemek için bu şehre de sebiller, binalar ve
çeşmeler yaptırılmıştır.
Ancak, Lale Devri aynı zamanda siyasal ve toplumsal çalkantıların
başladığı, o dönemlere kadar fetihlerle geniş bir alana yayılmış
olan imparatorluğun toprak kayıplarına uğradığı bir devirdir.
Osmanlı Devleti'nin tarih boyunca sürekli mücadele ettiği İran'ın
hükümdarı Nadir Şah'ın Kafkasya ve Doğu İran'ı geri almasıyla
İbrahim Paşa'ya karşı da güçlü bir muhalefet oluşmaya başlamıştır.
1730'da patlak veren Patrona Halil isyanı ile ıslahatlar ve imar
faaliyetleri son bulmuştur. Bu olay, Damat İbrahim Paşa'nın hayatına
mal olurken Sultan III. Ahmet'i tahtından etmiştir. Damat İbrahim
Paşa isyancılar tarafından İstanbul At Meydanı'nda asıldıktan sonra
cesedi at kuyruğuna bağlanarak sokaklarda sürüklenmiştir.
Kapadokya'da Müslüman-Türk Eserleri
Anadolu Selçuklu Devleti ve Beylikler Dönemi'nden Kalan Önemli
Eserler
Taşkın Paşa Külliyesi (Ürgüp):
Kapadokya'da Türk devri yapılarının örneklerinden biri Ürgüp'ün 18
km güney batısındaki Damsa köyünde bir cami ve medrese ile iki
türbeden oluşan Taşkın Paşa Külliyesi'ne ait kalıntılardır. Bu
yapıların Selçuklu sultanlarından II. Kılıçarslan'm oğlu Taşkın Paşa
tarafından yaptırıldığı sanılmaktadır. Karamanoğulları'na özgü taş
işçiliğinin seçkin örneklerini veren bu yapılar topluluğunun en
tanınmış eseri, taç kapısı, oldukça iyi durumda günümüze ulaşabilmiş
olan Taşkın Paşa Sarayı'dır. Taç kapıdaki kitabe yeri boş olmakla
birlikte, 1350 tarihli bir vakfiyede adı geçen eser, bu tarihten
önce yapılmış olmalıdır. Çerçeve bordürlerinde geometrik
kompozisyonların ağır bastığı süslemeler, birçok yönden XIII. yüzyıl
Selçuklu taş işçiliğini hatırlatır.
Bir avlu içinde yer alan cami, Taç kapının üst pervazındaki
kitabenin eksik olması nedeniyle tarihlendirilememektedir. Caminin
bugün Ankara Etnografya Müzesi'nde bulunan ahşap mihrabı
Anadolu'daki tek örnektir. Ceviz ağacından yapılan üç buçuk metre
yüksekliğindeki yazı şeridi, geometrik kompozisyonları ve bitkisel
süslemeleriyle benzersizdir. Sanatçısı bilinmeyen eser XIV. yüzyıla
tarihlendirilir. Caminin minberi de Ankara Etnografya Müzesi'ne
taşınmıştır.
Külliye avlusundaki diğer yapılardan Sekizgen Türbe'nin kitabesi
bulunmamakla birlikte 1342 yılında yapıldığı düşünülmektedir. İçten
kubbeli, dıştan piramit çatılıdır. Altıgen Türbe caminin
kuzeyindedir. XIV. yüzyıla tarih lenmekted ir. İçi kubbeli olan
yapıda İlyas Bey, Hızır Bey ve Hasan Bey adlı kişilerin yazıtlı,
mermerli sandukaları bulunmaktadır.
Medrese, camiye üç km. uzaklıktadır. Kitabesi yoktur ama 1350
tarihli vakfiyede adı geçmektedir. Araştırmalar buranın aslında bir
saray olduğunu ortaya çıkarmıştır. Camiden uzak olması, yeşil vadiye
bakan büyük odalarının bulunması bunu doğrulamaktadır. Keyhüsrev
Camii de Selçuklu Dönemi'nde yapılmış, XIII. yüzyıla ait bir
yapıdır.
Kadınlar Kalesi (Ürgüp):
Selçuklular'ın savaş zamanında kadınların ve çocukların sığınması
için kullandıkları bir kaledir. Kaçış için kullanmak amacıyla Damsa
Nehri'nin aşağısına uzun bir tünelle bağlanmıştır. Erozyon nedeniyle
kalenin önemli bir kısmı göçmüştür.
Altı Kapı Türbesi ve Temenni Türbesi:
Altı Kapı Türbesi, Selçuklular Dönemi'nde kimliği bilinmeyen bir
komutanın eşi ve çocukları için yapılmıştır. Altı penceresi
bulunmaktadır.
Temenni Türbesi 1268 yılında Nükreddin Kılıçarslan için Vecihi Paşa
tarafından yapılmış bir anıt mezardır.
Saruhan (Avanos):
Kapalı ve avlulu kısımlardan oluşan Saruhan olağanüstü zengin
süslemeleri olan bir Selçuklu eseridir. Sultan II. İzzeddin Keykavus
zamanında yapılmıştır. İki kilometre karelik bir alanı kaplayan bu
eserin taçkapısı zengin süslemeleriyle dikkati çeker. Ön ve yan
yüzleri daha çok geometrik şekillerin ağır bastığı kompozisyonlarla
bezenmiş, süslemeler girişte de devam etmiştir. Saruhan çift renkli
taşlarla bezenmiş olup, taşlarda sarı renk hakimdir.
Alaeddin Camii (Avanos):
I. Alaeddin Keykubat tarafından yaptırıldığı kabul edilen cami,
farklı devirlerdeki eklerle değişikliğe uğramıştır. Mihrap ve minber
sık sık boyanıp elden geçirildiği için özelliklerini kaybetmiş
parçalardır. Kuzeydeki enlemesine dikdörtgen kışıma küçük bir
kubbeli mekânla geçilir. Bu kısım oldukça geç bir tarihte
yapılmıştır. Güneydoğu köşesindeki minare ise 1950'de ilâve
edilmiştir.
Kızılkaya Camii (Gülşehir):
Kitabesine göre 1293 tarihli olan cami, eski adı Arapsun olan
Gülşehir'deki Selçuklu dönemine ait yapılardan biridir. Karzaçay
Hatun adlı bir kadın tarafından yaptırılmıştır. Onarımlara rağmen
özgünlüğünü koruyabilmiş olan bu küçük yapı üç neflidir.
Taş Cami (Gülşehir):
Tuzköy'deki bu caminin kitabesi olmadığından hangi tarihte yapıldığı
tespit edilememektedir. Enlemesine bir plana sahiptir.
Osmanlı Dönemi'nden Kalan Eserler
Osmanlı Döneminde Damat İbrahim Paşa ile birlikte Nevşehir'in
yıldızı parlamıştır. Damat İbrahim Paşa, Nevşehir'i Anadolu'da
önemli bir müslüman kenti haline getirmek için girişimlerde
bulunmuştur. Nevşehir Kalesi, Damat İbrahim Paşa Külliyesi, Kaya
Camii, birçok çeşme, Gülşehir'deki Karavezir Külliyesi, Aşçıbaşı
Camii, Avanos'taki Ulu Cami bu eserlerin bir kısmıdır. O dönemde
Nevşehir sınırları içerisinde bulunan ancak bugün başka il sınırları
içindeki yerleşim yerlerinde de Damat İbrahim Paşa'nın eserlerini
görmek mümkündür.
Nevşehir Kalesi:
Nevşehir Kalesi, Selçuklular döneminde yapılmış, Damat İbrahim Paşa
tarafından kule ve burçlarla sağlamlaştırılarak restore edilmiştir.
Şehrin güney batısındaki yüksek tepeye inşa edilmiş olan kale,
burçlarla desteklenmiştir. Ovaya hâkim bir savunma tesisi olan
kalenin gövde duvarları kabaca yontulmuş taşlarla oldukça düzgün bir
örgüye sahiptir. Kalenin, Damat İbrahim Paşa tarafından tamir
ettirildiğini gösterir bir kitabesi vardır. Restorasyonla birlikte
muhafız kadrosu takviye edilmiş, İstanbul'dan getirilen toplarla
tesisin işlevi arttırılmıştır.
Damat İbrahim Paşa Külliyesi:
XVIII. yüzyılda Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılan külliye100
cami, medrese, kütüphane, hamam, imaret (aşevi) ve sübyan
mektebinden oluşan bir yapılar topluluğudur. 1718-1730 arasında
tamamlanan ve farklı fonksiyonlar taşıyan yapılar, şehri canlı bir
kültür alanı haline getirmiştir. Topografyanın elverdiği ölçüde
bazen simetrik bir düzen bazen de farklı açılara göre yerleştirilen
yapılar içinde en önemlisi, oldukça geniş bir dış avlunun orta
kesiminde yer alan Kurşunlu camidir.
Kurşunlu Cami, avlu kuzey girişindeki Lale Devri'nin ünlü şairi
Nedim'in dizelerinin yer aldığı mermer kitabesiyle dikkat çeker. 20
satırlık bu kitabe camiyi ve Damat İbrahim Paşa'yı tanıtmaktadır.
Lale Devri'nin mimari ve motifleriyle süslenmiş olan camiin
yapımında kullanılan malzemelerin önemli bir kısmı İstanbul'dan
getirtilmiş olup dönemin İstanbul'daki örneklerine yakın bir
zerafetle inşa edilmiştir. 1726 yılında tamamlanan camiin mimarı
Mehmet Ağa'dır.
Külliye içinde yer alan medrese, bugün kütüphane olarak
kullanılmaktadır. Kütüphane yazma eserler bakımından zengindir.
Toplam 9 binden fazla yazmanın yer aldığı koleksiyon içinde bizzat
Damat İbrahim Paşa'nın hediye ettiği 187 cilt kitap yanında büyük
boy üç Kur'an, minyatürlü "Külliyat-ı Sadi" ve Hafız Osman hattı bir
"Şifa-i Şerif yer almaktadır. Zamanının ünlü müderrislerinin ders
verdiği önemli bir eğitim kurumu olan medresenin yapım tarihi
1726'dır.
Hamam, 1943 yılında bir restorasyon geçirmiştir. Halen
kullanılmaktadır.
Kütüphane, 18. yüzyılda bir medresenin ihtiyacını karşılayacak
donanımdadır. İbrahim Paşa, sahaflardan Avrupa'ya intikalini önlemek
için satın aldığı el yazmalarını bu kütüphaneye kaydettirmiştir.
Türkiye'nin başka hiçbir yerinde bulunmayan değerli el yazması
kitaplar bugün Milli Kütüphane ve İstanbul'daki Türk İslam
Müzesi'nde koruma altındadır. Basma eserler Damat İbrahim Paşa
Kütüphanesi'ndedir.
Kaya Camii: 1715 yılında Damat İbrahim Paşa tarafından
yaptırılmıştır. Basık kemerli avlu kapısında mermer bir levha
üzerine işlenmiş kitabenin metni şair Dürrî tarafından yazılmıştır.
Bir dış avlunun ortasındaki yapı, üç bölümlü son cemaat yeri ve tek
kubbenin örttüğü bir kare mekândan oluşur. Cami, XIII. yüzyıl
İstanbul camilerindeki plastik özellikleri yansıtır. Taş
süslemelerde görülen Batılılaşma belirtileri yanında, avlu kapısı
üzerine işlenmiş bir lale motifi, bu çiçeğin adıyla anılan dönemi
simgelemesi bakımından ilginçtir.
Çeşmeler: Külliyeye bağlı olarak yaptırılanlardan başka, şehrin
farklı kesimlerinde de Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılan
sokak çeşmeleri bulunmaktadır. Orduoğlu Çeşmesi, Tavukçu Çeşmesi,
Bekoloğlu Çeşmesi ve Çekiç Çeşmesi İbrahim Paşa'nın adının anıldığı
kitabeleriyle dikkat çeken 1726-27 tarihli yapılardır.
Karavezir Külliyesi (Gülşehir): Gösterişli bir yapıya sahip olan
Karavezir Külliyesi bir cami ve bir medreseden oluşur. Giriş kapısı
üzerindeki kitabeye göre 1779 tarihinde Seyyid Mehmet Paşa
tarafından yaptırılmıştır.
Caminin batısında yer alan düzgün kesme taşlarla oldukça sağlam bir
durumda günümüze ulaşmış olan medrese de, 1780 tarihinde Mehmet Paşa
tarafından yaptırılmıştır. Külliyenin bir parçası sayılan Başçeşme,
yan kanatlardan alçak seviyedeki duvarlara bağlanmakla birlikte bir
meydan çeşmesi niteliğindedir. 1779 tarihi düşülen kitabesiyle geç
devir Osmanlı mimarisinin güzel örneklerindendir.
Gülşehir'deki diğer çeşmeler, Beyler Çeşmesi, Bayraktar Çeşmesi ve
Sipahi Çeşmesi 'dir. Kitabelerinde 1779 tarihi okunan bu eserler,
daha küçük ölçülü duvar çeşmesi formunda tasarlanmış örneklerdir.
Aşçıbaşı Camii (Gülşehir): Girişin üstündeki kitabeye göre sarayda
aşçıbaşı olan Süleyman Ağa tarafından 1715'te yaptırılmıştır. Uzun
dikdörtgen planlı bir camidir.
Ulu Cami (Avanos): XVIII. yüzyıla ait bir Osmanlı eseridir.
Enlemesine dikdörtgen planlı yapıya, toprak seviyesinden
merdivenlerle inilir. Yeraltı Camii olarak da bilinir.
Beylik Hanı: 1726 yılında Damat İbrahim Paşa yaptırmıştır. Bu
yapıdan günümüze kayalara oyulan ahırlar ve üç bölümlü kemerli bir
oda sağlam kalmıştır.
Kapadokya'da Turizm ve Turistik Değerler
Müzeler
Kapadokya'da Nevşehir Müzesi, Ürgüp Müzesi ve Hacı Bektaş Müzesi
olmak üzere toplam üç müze bulunmaktadır. Göreme Açık Hava Müzesi,
Milli Park statüsündedir.
Nevşehir Müzesi, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün 1966
yılında aldığı kararla kurulmuştur. Damat İbrahim Paşa Külliyesi'nin
bir parçası olan Aşevi, Sübyan Mektebi, müze olarak kullanılmak
üzere restore edilmiştir. Restorasyon, tanzim ve teşhir işleri
tamamlandıktan sonra 1967 yılında Damat İbrahim Paşa Arkeoloji ve
Etnografya Müzesi olarak ziyarete açılmıştır. Müzenin kurulmasıyla
yıllardan beri ihmal edilen Ören yerlerinin çevre düzeni,
kiliselerin restorasyon ve konservasyonu ile yeraltı şehirlerinin
temizlenmesi ve ışıklandırılması gündeme gelmiştir.
Müze, 1987 yılında şimdiki Kültür Sitesi bünyesindeki yerine
taşınmıştır. Müzede arkeolojik ve etnografık olmak üzere iki teşhir
salonu mevcuttur.
|